Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

 
 
 
  Anasayfa » Kıssadan Hisseler » Gezgin
GEZGİN

GEZGİN

 Yüce Allah’ın ezel sofrasında Yaratan ile yaratılandan, o iki ezelî dosttan insan sûretinde olanı ebed yolculuğuna çıktığında, elinde Tevhid meşalesi ile, O meşalenin hatırlattığı yüce Allah sunularını yaymak, anlatmak ve anlatarak yaşamak için hizmetlenmiş.
O zamandan beri, yani Kaalü Belâ’dan beri insan; yüce Allah Meclisinin bilgilerini ve duygularını taşıyan bir sembol olarak “tam meşale” olabilmenin özlem yolculuğunu sürüp gider olmuş...
Gezginin anlattığına göre, günün birinde yolu; güzel mi güzel bir bahçeye varmış. O bahçede yalnız Gül yetişiyormuş; birbirinden güzel kokulu, rengârenk, birbirinden nârin ve zarif, güller, güller, güller...
O güller kadar güzel, o güller kadar nârin ve lâtif bir hanım, kapı önünde duruyormuş. Gezgin dostumuz; o güzel hatuna hayranlık ve saygı ile yaklaşıp, kendisini takdim etmiş ve hatunun adını bağışlamasını dilemiş.
Hanımın cevabı:
“Bana Sevgi derler”, olmuş.
Gezgin:
“Sevgi hanım, burada yalnız mı oturuyorsunuz?”
Sevgi:
“Hayır, eşimle beraber oturuyoruz. Ona İlim derler. Şu anda O, bahçenin ilerisinde çalışıyor. Bıkmaz, yorulmaz bir kişidir.”
Gezgin: “Bahçeyi dolaşmama izin var mı?”
Sevgi:
“Hay hay... Ayakkabılarınızı lütfen çıkarın da, Saygı dediğimiz şu meshleri giyiverin, olur mu?”
Onlar böyle konuşup dururken, hanımın beyi çıkagelmiş. Tanışma ve selâmlaşmadan sonra, bahçeyi beraberce dolaşmaya başlamışlar. Sevgi önde, İlim ve Gezgin arkada yürüyorlarmış. Bahçedeki her bir gülün ayrı ismi varmış:
Mutluluk, hoşgörü, sabır, kanaat, teslimiyet, adalet, irade, şefkat, merhamet, akıl, hikmet, kudret, samimiyet, tevazu v.b. gibi...
Bu kadar çok çeşitte ve bu kadar yoğunlukta güzellik, bu kadar bakım ve özen, böylesine bir düzen karşısında heyecandan heyecana, hayretten hayrete düşen Gezgin dostumuz, bahçıvan İlim efendiye sormuş:
“Siz hangi gülün hangi isimde olduğunu bazen karıştırmıyor musunuz?”
“Bazen şaşırdığım oluyorsa da, eşim Sevgi hemen yardımıma koşuyor ve bana doğru olan ismi hatırlatıyor, sağ olsun.”
Gezginimiz bir şey daha sormuş, demiş ki:
“Güllerin erip yetiştirdiği şu toprak, bana bambaşka göründü. Bu toprağın gerçekten de bir özelliği var mı?”
İlim cevaben:
“Özelliği olup olmadığını bilemiyorum. Zira biz, ezelden beri bu toprak için çalışıyoruz. Bu toprağı bize Vefa isimli dostumuz bulup getirir. Vefa dostumuzun dediğine göre, örneğin merhametli bir insan göçünce ondan oluşan toprağı alır, bize getirir. Biz de o toprağı Merhamet Gülünün altına serpiveririz. Veya şefkatli bir insan göçünce, ondan oluşan toprağı alıp, bize getirir. Biz de o toprağı Şefkat Gülünün altına serpiveririz. Ve bu böyle sürer, gider.”
Yüce Allah’ım, öylesine toprak olabilenlerden razı olsun.
Bir aralık Gezgin; Adalet Gülünün ihtişamı karşısında öyle bir vecde girmiş ki, gülü tutmak istemiş. Derhal, ama nezâketle mani olmuşlar ve demişler ki:
“Kokusu koklanabilir, manzarası, teni, yaprağı seyredilebilir. Ama, elle dokunmak yasaktır. Zira koku; manzara, doku, gülün sıfatlarıdır. Sıfatlar ise sanadır, senin içindir. Lâkin gülün kendisi, Zattır. Zat ise, O’dur.”
Gezginimiz pek anlamamış ama, itiraz da etmemiş.
Gezginimizin aklına, birdenbire bir soru daha gelmiş ve demiş ki;
“Bu güller arasında aşı yapılıyor mu?”                
“Elbette...örneğin: Hayâl gülüne gerçeği aşıladık da Ümit Gülü oluştu. İmân Gülüne Hizmeti aşıladık da Teslimiyet Gülü oluştu. Yine İmân Gülüne Tevekkülü aşıladık, Sabır Gülü oluştu. İmân Gülüne Akıl’ı aşıladık, İrade Gülü oluştu. Kaldı ki bazı aşıları sürekli yapmak mecburiyetinde bulunuyoruz. Örneğin, o muhteşem Adalet Gülüne Kudret Gülünü aşılamazsak, Adalet; hemen sararıp soluyor, halsiz ve aciz kalıyor. Kudret Gülüne Adaleti aşılamaz isek, kudretin toprağında zûlüm böcekleri hemen üreyiveriyor.”
“Bu aşıları siz mi yapıyorsunuz İlim Efendi?”
“Çileleri ben hazırlıyorum ama, aşıyı koyup kavuşturan eşim Sevgi’dir. O İlham kalemini eline alır, aşılanacak varlığın Akıl perdesini yumuşak, yumuşak aralar. Böylece, o varlığın Gönül’üne ulaşır, oraya aşı çeliğini bir güzel yerleştirir. Sonra da oluşan bütünü Kader Sicimi ile tatlı tatlı sarar.”
Bütün bu işleri, bu aşamaları, her seferinde aynı dolgun zevk, aynı doğuş heyecanı içinde seyrederim. Sanki o anda Allah’ım yanımda imiş gibi...Sanki o anda Allah’ım yanımızda, razı ve memnun, gülümsüyormuş gibi.”
Gezgin :
“O kadar konukseversiniz ki, bıktırma korkusuna düşmeden habire soruyorum. Mesela, tercih ettiğiniz Güller var mı?”
İlim :
“Aslında yok. Lâkin eşim Sevgi : Hoşgörü için, o benim Beşduyum’dur der. Samimiyet için, o benim Ahlâkımdır, der. Tevazu için, o benim Edebimdir der. Ama, Ümid’e fazlaca düşkün galiba...Zira, Ümid benim Kanım’dır, der durur.”
Birkaç gün sonra gezginimiz bir kasabaya varmış. Bir kahvehaneye girmiş. Burası, günün o saatinde tenha imiş. Kuytu bir köşede bir kişi, oturmuş çay içiyormuş. Önündeki sehpanın üzerinde ise, bir kırık kadeh varmış.
Gezginimiz, yârenlik için bu zâta yaklaşmış. Yanına oturmuş ve kendisini takdim etmiş. Daha sonra karşısındakinden adını bağışlamasını rica etmiş. Masanın başında oturan, “Bana Âdem derler,” diye cevap vermiş. Daha sonra masanın üzerindekini işaretle :
“Herhalde soracaksın, ben önceden deyivereyim. Bu kırık Kadeh bana Ezel Hatırasıdır.”
Gezginimiz Âdem’e başından geçenleri, Gül bahçesini, iki soylu bahçıvanı, konuşmaları anlatmış, anlatmış...Âdem, dinlemiş, dinlemiş... Bu sefer o konuşmaya başlıyarak:
“O bahçeye İnsanlığın Kemâl Bahçesi derler. Ve o bahçenin o iki hizmetlisinden başka, bir de bekçisi vardır,” diye ilâve etmiş. “O seni görmüştür ama, sana görünmek istememiş olsa gerek. O bahçenin bekçisine Tefekkür derler, elinden hiç eksik etmediği bir de Âsası vardır. O âsaya Oluşum diyorlar. Ayıklayıp ayıklayıp, ayıkladıktan sonra da toplayıp, düzenleme anlamına.
Anlattıklarına göre, kendisi de, ismi de, âsası da bir hoş olan bu bekçi, hiç kızmaz, hiç kınamaz, hiç suçlamaz, hiç yargıya varmazmış. Sevmekten ve öğrenmekten usanmaz, hep dikkatli, âna ve hâle daima açık dururmuş. İnsanların tez-antitez dedikleri, O, gürültülü-patırtılı, o hırçın ve sabırsız, iddialı ve iddiacı, arayışları ve yönelişleri, bu Cennet Bahçesi’ne yaklaştı mı, Bekçi âsasını sevecen bir vekâr ile hayli mahcup bir alçak gönüllülükle sallar, sallar ve bütün o mücadele yavaş yavaş duruluverirmiş...Tefekkür de yeni bir olgunluk, yeni bir güzellik ve yorgun bir huzura erişirmiş.”
“Âdem kardeş, bu bekçi hiç yorulmaz, hiç uyumaz mı imiş? Bu mümkün mü, Allah Aşkına?”
“Haklısın dostum, haklısın...Bazı zamanlarda, seher vakti, İnsanlığın bir yeni günü ışırken, Derviş denilen bir fakir çıkagelir, bekçiye bir şeyler verirmiş. Denildiğine göre Derviş, sevaptan Nimet, hatadan İbret devşirmesini pek bilirmiş. Kaldı ki bahçenin o iki mübarek hizmetlisi bu sadık ve cesur bekçiyi hiç mi hiç boş bırakmazlarmış.”
Gezgin :
“Âdem kardeş, bu kadehi kim kırdı?”
Âdem :
“Ben kırmadım. O kırdı. Bu kadeh O’nundur. Benim ki de O’nda...”
“Kadehleri nerede kırdınız?”
“Ezelde, Muhabbet Meclisi’nde.”
“Âdem kardeş, uğurun nereye?”
“Kendime...Kendimde Ebed’e, Kendi Özümde, Kadehin diğer yarısında Vûslata, Tamlığa, Vahdet’e...”
“Yolun açık, himmetin başarılı olsun kardeşim.”
“Ey Gezgin, Sen de Benimle beraber gelsene...”
  Trio Yazılım