Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

 
 
 
  Anasayfa » Kıssadan Hisseler » Kalelerin Arkası
Kalelerin Arkası

 

KALELERİN ARKASI
 
Muhyiddîn-i Arâbî Hazretlerinden Bir Kıssa
 
İnanana, imân edene ışık ve ibret...
Câhile, inanmayana masal...
 
 
Bir zamanlar Irak’ta büyük bir çiçek hastalığı salgını olur. Bütün ülke, bu hastalıktan ölenler, gözleri kör olanlar, kulakları sağırlaşanlarla dolar. Bu durum karşısında zamanın hükümdârının karşısına gelen biri:
“Efendimiz, Kerbelâ’da fakir bir nalıncı var. Bu zât, Fahr-i Kâinat Efendimizin, Ehl-i Beyt’in, cümle Allah Dostlarının âşıklarındandır. Kendisine müracaat eden tabîblerin iyi edemedikleri hastaları, bir duâ okuyarak ve bazı öğüdlerde bulunarak iyi ediyor. Belki himmet eder de, duâ buyurur ve bu âfetten kurtulunur. Kendisine usûlünce bir başvuruda bulunulursa iyi olur kanaatindeyim.” der.
Bunun üzerine, nereden ne arayacağının, kime başvuracağının şaşkınlığı içerisinde bunalan hükümdâr, birkaç adamını göndererek kemâli hürmetle ihtiyarı sarayına dâvet ettirir.
Yaşamının gayesi sadece Allah’ın kullarına yardım ve hizmetten ibâret olan Allah Dostu, bu dâvet üzerine hükümdârın adamları ile birlikte hükümdârın huzûruna varır. Hükümdâr, nalıncı Sultan’a hitâben:
“Görüyorsunuz ki; alınan bütün tedbirlere, uygulanan tedâvi yöntemlerine rağmen hastalık önlenemediği gibi, gittikçe yayılmaktadır. Himmet buyurur da, bu hastalık önlenirse, sizi baş imam yaparım.” der.
 
Bunun üzerine ihtiyâr sert bir ifâde ile:
“Hâşâ, Biz yapılan bir hizmetin karşılığında, dünyâ sultanlarından hiçbir karşılık beklemeyiz. Ama müsaade ediniz, bir odada yalnızca Rızâ-i İlâhi için iki rekât namaz kılayım. Zîrâ, sunulan himmetle şimdiye kadar hastalara tek tek şifayâb olunmakta idi. Bu durum ise, kitleye himmetle ilgili olup, Hak’ka karşı bir cür’et olmasın.” der.
 
Kendisini bir odada yalnız bırakan hükümdâr ve erkânı, dışarıda merakla ve heyecanla bekleşirler. Bir süre sonra ihtiyâr tertemiz, beşûş bir yüz ifâdesiyle kapı önünde görünerek:
“HÜKÜMDÂRIM, BÜTÜN ÂFETLERİN NEDENİ; BEŞERİN, TOPLUMLARIN, KİŞİLERİN KULLUK ÇİZGİSİNDEN, HAK VE ADÂLET ÖLÇÜLERİNDEN SAPMALARIDIR. DOSDOĞRU, APAYDINLIK YOLDAN AYRILMAYINIZ.
EVET DUÂLARIMIZ, BİR ŞEYE OL DEYİNCE, OLUVEREN SALTANATIN İÇİNDE ERİMİŞ, HÜKÜM İCRÂ OLUNMUŞTUR. BUNDAN SONRA HASTALIĞIN ÇEKİLECEĞİNİ ÜMİT EDEBİLİRSİNİZ.” diyerek çıkar, gider...
 
Arkasından bakanlar, şüpheden şüpheye düşerlerse de, o günden sonra hastalık seyrini değiştirir ve kısa bir süre sonra da tamamen kaybolur. Bunun üzerine hükümdâr zora düştüğünde aynı duâyı okuyarak güçlüklerin önlenebilmesi düşüncesiyle, Nalıncı Baba’ya müracaatla, okuduğu duâyı öğrenmek ister.
Her ne kadar Nalıncı Baba:
“KALELERİN ARKASINA ERMEDEN, BU DUÂNIN METNİNİ ÖĞRENSENİZ DE, ETKİLİ OLMAZ.” diye uyarırsa da, hükümdârın ısrarı üzerine;
“O halde nedenini anlatayım” diyerek şöyle devam eder:
“Muhyiddîn-i Arâbî Hazretleri Mısır’da yüce Allah’ın ilim güneşi olarak parladığı dönemde... O’nun eğitiminde nasîbi olan kullar Hakikat İlmiyle feyizyâb oldukları sırada... etrafında toplanan kalabalıktan ürken vaktin zâhiri sultanları, etraflarındaki vehim ehli ile birlikte hased, kıskançlık, şüphe ateşini körükleyerek; gûyâ, Hak’kın insanlara bir rahmet ve kurtuluş olarak sunduğu O Güneşi karartmak için kendilerince tedbir alıp, tertipler düzenlemeye niyet ederler...
Bu arada deliller edinmek üzere, emniyet teşkilâtında hizmette bulunan beni görevlendirdiler. Böylece, bir vesîle ile Muhyiddîn-i Arâbî Hazretleri’nin öğrencileri arasına karıştım. Zamanla, O Yüce Zât’ın o derece sevgisinin, şefkatinin, hilminin, ilminin ve şahsiyetinin tesirinde kaldım ki; maksadı değiştirip canımla, başımla ve bütün imkânlarımla O’na yardımcı olmaya çalıştım.
Bu derece samimiyet ve bağlılığımın farkında olan O Ulu Hazret, bir gün beni karşısına alarak;
‘Bak oğul, bir kişi bir çok evrimlerden geçerek kemâle erer, kul olur, insan olur. İlk önce kendi ceset şehrinde faal olan ve tüm yaşamını düzenleyen cüz’i ruhunun mevcûdiyyetini ve O olduğunu idrâk eder.
 
Bu; hakikate açılan gerçek kapı olup, olgunluğa doğru atılan ilk adımdır. Ruhun ölümsüz olduğunu, bedene dokunan tüm zararlardan uzak bulunduğunu idrâk eder. Aslına doğru seyirle ikinci adımını atarak, Hak’kın varlığı, kudret, azamet ve tasarrufu ile tüm halleri ve âlemleri kuşattığını anlar. Bu anlayışla yepyeni görüş kapıları açılır.
 
Hak’kın azametinden titreyen ruhu; unsurların karanlık vasıflarının örtülerinden, etkilerinden temizlenip kurtulabilmek ve böylece aslına dönebilmek için yolu üzerindeki engelleri kaldırmak maksadıyla mücâdeleye (savaşa) başlar.
Böylece, nefsi emmarenin esâretinden, baskılarından kurtulup, arınan ve özünün saflığına karışan ruh, yeni bir aşamaya kavuşarak; Aslının Hak olduğunu ve dolayısıyla bütün olanaklarının kaynağının Aslından olduğunun idrâkiyle;
Külli Sevgiyle, akılla, hikmetle bütünleşerek, yepyeni gerçek bir zindelik kazanır. İlerleme devam ederek, “CÜBBEMİN GERİSİNDE O’NDAN BAŞKA BİR ŞEY YOK.” diyenlerin safına karışır.
Zâhirde ve bâtında (dışta ve içte) var olanın, tecelli halinde ayân olanın Hak’kın kendisi olduğunun idrâkine erişerek; içten ve dıştan ayrı söyleyişler, ayrı aykırı görüşler ortadan kalkar.
 
Daha ilerideki safhada, zâhir ehlinin anlayışı kalkar; zaman, mekân, cihet kayıtları silinir, ezel ebed bir demde haşrolunur. Her anı kuşatan Nur zuhur eder, önceki haller bu Nur’da cem olur. Böylece zamanın hükümlerini taşıyan ve o hükümlere, emirlere göre hareket eden “İBN’ÜL VAKT” (VAKTİN OĞLU) tecelli eder. İlerleme devam eder. Bu defa kul, her şeye ayna olur. Her şeyde de kendi aksini görür. Tüm zamanların üstüne çıkar. Bu hâli anlatmanın sonu yoktur.
BUNDAN ÖNCE HER ŞEYE HAK’TIR DERKEN, BU MAKÂMDA ENEL HAK DER. NİHAYET KUL ASLINA, ALLAHÛ SIRF DERYASI’NA GARK OLUR. BU GARK OLUŞTA “MUTLAK FENÂ VE YOKLUK” HÂLİ TECELLİ EDER.
 
Kul, her şeyiyle Hak’kın Zât’ında yok olur. Ne kendiliği, ne müşâhede, ne mârifet kalır. Düşünce, anlatış, tasavvur, kalem işlemez. Hiç kimse bu hâli izâha muktedir olamaz. Ancak, zevk ve tadış yolu ile anlaşılır!
Onun içindir ki “BEN OL DA TAD” diye buyurulmuştur.’
 
Nalıncı Sultan devamla:
“Muhyiddîn-i Arâbî Hazretleri’nin bu sözlerinden, o zamanlar pek bir şey anlamamıştım. Seneler seneleri kovaladı... Emekli olup Basra’daki âilemin yanına dönmek için müsaade istedim. Müsaade çıkınca da,
‘Efendim; sizi ararsam, tekrar nerede bulurum?’ diye sorduğumda,
‘EVLÂT, BİZİ KALELERİN ARDINDA BULABİLİRSİN.’ demişti.
 
Daha sonra Basra’ya, âilemin yanına döndüm. Birkaç yılı âilem ile birlikte geçirdim. Ancak bu arada hasretlik ve aşk ateşi beni yaktı kavurdu... Basra’da duramaz oldum. Âilemin yaşamı ile ilgili tedbirleri alıp, tavsiyelerde bulunarak, sonunda vedâlaşıp Sultânıma kavuşabilmek için yola koyuldum. Yolda her önüme çıkan surlarla çevrili şehirlere uğrayarak Sevgiliyi sordumsa da, kimseden olumlu bir cevap alamadım.
Neticede Yaradan’ın yardımı ile Şam şehrine ulaştım. Şehrin ileri gelenlerine O Ulu Hazreti sorduğumda; ebediyete intikal ettiğini derin üzüntüler içerisinde öğrendim. Cebel-i Kasyon’daki kabrini ziyâret ederek üzerine kapandım. Doya doya ağladım... Belki bu kucaklaşış saatler sürmüştü. Göz yaşlarım toprağını ve sakalımı âdeta sırılsıklam etmişti. Kendimde değildim. Ezân-ı İlâhi okunmaktaydı. O an içimden gayri ihtiyârî bir sedâ yükseldi:
EY ÂLİ SULTAN, BU FAKİRİN SENİ TAŞTAN KALELER ARDINDA ARADI DURDU... MEĞER SEN GÖNÜL KALELERİ ARDINDA, CAN İÇRE CÂNÂN İMİŞSİN!
Şükürler içerisinde doğrularak emrolunan istikâmete yöneldim.”
 
Nalıncı baba hikâyesinin ilgili kısmını tamamlayınca göz yaşları içerisinde ayağa kalkarak:
“İŞTE EFENDİM,ONDAN SONRA YOLLAR AÇILDI... NÂZ VE NİYÂZ DEVRESİ BİTTİ. ARTIK, KALELERİN ARDINA GEÇMİŞ VE BİR ŞEYE OL DEYİNCE OLUVEREN KÜL’DE ERİYİP GİTMİŞTİM. MESELE BUNDAN İBÂRETTİR.” diyerek müsaade istemiş.
Hükümdâr ise sonsuz bir sevgi ve hürmetle, göz yaşları içerisinde ellerini öperek, himmetlerini niyâz ederek uğurlamıştı. O tarihten sonra da bir daha kendisini gören olmamıştı.
HİMMETLERİ BÂKİ OLSUN!
 
KİŞİLER, KENDİ GERÇEKLERİNİN ÂRİFLERİ OLUP, MÂNÂ KALELERİNİ AŞABİLDİKLERİ NİSPETTE SAFLAŞIRLAR... ÜSTÜN MEZİYETLERE, ÂLEMLERE, HİKMETLERE, HÜRRİYYETE, BARIŞA VE HUZÛRA KAVUŞUR, İNSANLIK (KULLUK) ÂLEMİNE DÂHİL OLURLAR!
 
AKSİ TAKDİRDE; BEDEN DAĞINDAKİ CEVHERDEN BÎHABER, BİLGİ YÖNÜNDEN HABERDAR DAHİ OLSA; ÇALIŞIP, ZAHMETLER ÇEKİP O’NU BULUP, TEMİZLEYİP, ASLİYETİNE YAKIŞIR MÂHİYETTE SAFLAŞTIRMADAN;
KİŞİ İNSAN OLUR,
KİŞİ KÖLELİKTEN KURTULUR,
KİŞİ HÜRRİYYETE,
KİŞİ HUZÛRA,
KUL VÛSLATA
KAVUŞUR SANILMASIN!
 
Cevherleri nefislerinin örtüleri (vasıfları) altında unutulmuş olan kişi ve toplumlar, nefsanî vasıf ve arzular tarafından örülen kapkaranlık hücreler içerisinde hapistedirler. Onların arzuları ise; nefsî arzularının çığlıklarından başka bir şey değildir.
Hangi tarafta olurlarsa olsunlar... Ağızları ne söylerse söylesin, onların dînleri dünyâ ve dünyâ şehvetleridir...
 
İŞTE YÜCE ALLAH’IN NESİL NESİL TÜM BEŞERİYYET İÇİN DÎN OLARAK SEÇMİŞ OLDUĞU “İSLÂM”: BEDEN DAĞINDA HAPİSTE OLAN O GÜZELİM ŞEHZÂDENİN KURTULUŞU, TEMİZLENİP, SAFLAŞIP TÜM GÜZELLİKLERLE, ÜSTÜN MEZİYETLERLE TAÇLANIP; O EŞSİZ VE TEK PÂDİŞAHLAR PÂDİŞAHININ MÜLKÜNDE, YÜCE ŞANINA YAKIŞIR BİÇİMDE, KULLUK HİZMETLERİNE KOYULABİLMESİ, SONUNDA YARADAN’INA KAVUŞABİLMESİ İÇİN RAHMET YOLUDUR!
 
Haydi durmayın kalkın, o apaydınlık yola sizler de gelin!..
 
  Trio Yazılım