Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

 
 
 
  Anasayfa » Ladikli Hacı Ahmed Ağa Hazretleri
Ladikli hacı Ahmed Ağa Hazretleri

 

LADİKLİ HACI AHMED AĞA HAZRETLERİ
 
ÇIKARIM GİDERİM DAĞLAR BAŞINA,
DEĞİRMENLER DÖNER GÖZÜM YAŞINA.
HERKES MEŞGÛL OLUR KENDİ İŞİNE,
ÂŞIKLARIN BÖYLE EFKÂRI ÇOKTUR,
SÂDIKLARIN BÖYLE ESRÂRI ÇOKTUR.
 
Resûlü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz devrinden, zamanımıza kadar geçen bütün Allah Dostları Velîlerin, kütüphâneler dolusu kitaplarda hayât menkîbeleri yazılmış ve bundan sonra da yazılacaktır.
MÂLUMDUR Kİ CENÂB-I HAK, NÜBÜVVET DELİLİNİ KIYÂMETE KADAR BÂKİ EYLEMİŞ, EVLİYÂYI O DELİLİN İZHÂRINA SEBEP KILMIŞTIR. TÂ Kİ, HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZ’İN DELİLLERİNİN DOĞRU VE ÂYETLERİNİN GERÇEK OLDUĞU ANLAŞILSIN DİYE.
 
ALLAH DOSTLARI; İNSANLARI HAK’KA DÂVET EDEN, DOĞRU YOLU GÖSTEREREK SAADET VE SELÂMETE KAVUŞTURAN, GÜNEŞ GİBİ NURLARI İLE GÖNÜL VE CİHÂN KÖŞKÜNÜ AYDINLATAN SULTANLAR’DIR. İşte bu Er’lerden birisi de her türlü fezâil ve kemâlâtı üzerinde toplayan, Allah ve Peygamber aşkı ile yanıp kaynayan, ümmî velâkin, mânevi ilim, irfân, mârifet ehli, takvâ, verâ sâhibi, eşsiz kerâmetlerin kahramanı, ulu Er’lerden, Allah Dostlarından, Velîler Sarayının Sultanlarından Ladikli Hacı Ahmed Elma Ağa’dır. Konya’nın Sarayönü kazasına bağlı, şirin Ladik kasabasında doğmuş, burada tertemiz büyümüş, yetişmiştir. Babasının adı Mehmed, annesinin adı Emine olup, 1304 tevellüdü ile dünyaya teşrif etmiştir. 1897 seferberliğinde iki ağabeyi ile birlikte cepheye gitmiştir. Babası üç evlâdını da:
“ÖLMEK VAR DÖNMEK YOK. BANA GAZÎ VEYA ŞEHİD BABASI OLMA ŞEREFİNİ, ÇOK GÖRMEYİNİZ. BİZ, SİZLERİ BUGÜNLER İÇİN BÜYÜTTÜK. VATAN, MİLLET, DÎN, İMÂN, KUR’ÂN VE İSLÂM SİZLERDEN BUGÜN, YOLUNDA KANLAR VE CANLAR FEDÂ ETMEYİ BEKLEMEKTEDİR. HAK’KIN RIZÂSI, PEYGAMBERİMİZİN HOŞNUTLUĞU İÇİN, BU UĞURDA ERLİK ZAMANIDIR. YOLUNUZ AÇIK, BİLEĞİNİZ KAVÎ OLSUN...” duâları ve tenbihâtı ile alınlarından öperek yolcu etmiştir.
 
İlk korkunç mücâdele; Pınar. Lasfaki, Çatalca, Vokestin, Dökme Meydan Muharebelerine katılarak, kahramanca çarpıştılar. Daha sonra Makedonya’da Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan’da çeşitli cephelere katılan Ahmed Ağa, cepheden cepheye koşan Mehmetçiklerin arasında idi. Aç susuz, cephanesiz kaldıkları halde, ümidsizliğe düşmeden, imân ve inançlarının verdiği kuvvetle sebât edip çalıştılar. Balkan Harbinde, Çanakkale Harbinde bulunmuşlar, ağabeylerinden biri Çanakkale’de, diğeri de Kırkgaziler’de şehid olmuşlardır.
Savaşlar dizisinde; Hicaz Cephesi bölgesinde azgın düşmanlara karşı savunma görevi için kavurucu Arabistan çöllerinde savaşan Mehmetçiklerden biri de Ahmed Ağadır. Kanal harekatında 3. defa yaralanışı, göğsüne şeref madalyası oldu.
HERGÜN, HER SAATTE OL DEVRAN EDEN HİKMETE BAK!
DÎN İLE KAİM GÖRMEZ Mİ GÖZÜN İBRETE BAK.
OL GARDAŞLAR NÖBET TUTAR, NÖBETİN KADRİNE BAK.
KARŞIMIZDA TOPLANAN ŞU DÜŞMAN ORDUSUNA BAK.
 
ŞU DÜŞMANLAR KARŞISINDA ŞEHİDLİĞE VAR MÜJDE,
SABAH OL CENNET İÇİNDE, ONDAN SORULMAZ HESAP,
SENDE GANÎLİK VAR İSE UÇMAYA HAYIR YAP,
OL HÜDÂ’DAN O GÜN İÇİN KULA YAZILIR SEVAP.
 
ÇEKTİ ASKER ORDUSUNU KOŞANLAR BAĞLADILAR,
ÇALINIR NAKKÂRELER, DUYANLAR HEP AĞLADILAR.
ÇEKTİLER KILIÇLARIN, ELVÂDA DEDİLER DAĞLAR,
YAŞASIN KAHRAMAN ORDU, ÇOKÇA ETTİLER HAYRET.
 
DÜŞMAN GİRMİŞ YURDUMUZA OL BURADA NE ARAR?
HER NEFER BİR ESİR ALMIŞ, BİR NİCE SUÂL SORAR.
UNUTMA ÖĞREN PİS DÜŞMAN, ETME KİMSEYE ZARAR,
HOR MU GÖRDÜNÜZ TÜRKLERİ, BAK TÜRKLERDE NELER VAR!
 
Hicaz Cephesi bölgesindeki zor günleri herşeyin başladığı an olarak şöyle tasvir ediyor Hacı Ahmed Ağa:
“Şimdiki Yahudilerin yerleştiği Gazze şehri civârında, İngilizlerle harp ederken, mensup olduğum birlik, İngilizlerce pusuya düşürülmüş, birliğin tamamı makineli tüfeklerle taranıp, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da yaralanmışlardı. Ben de vurularak çöle düştüm. Yanımdaki arkadaşlarda peşpeşe vurularak, üzerime düşüp can vererek şehid oldular. Bunların arasında, sıcakdan kavrulan kumlar üzerinde, son derece susuzluktan yanıyor, bir taraftan yaralarım sızlıyordu. Artık Mevlâma yönelmiş, O’na kavuşma ânımı bekliyordum. Bulunduğumuz mevkii esas birliğimize üç günlük yol, bu arada hiçbir canlı yok. Yardım ve kurtuluş ümidi kalmamıştı. Tam bu sıralarda; NİHÂYETSİZ KEREM SÂHİBİNİN, KUDRET VE VEFÂ ELİ bize yetişti...
 
KUMLARI BOYAMIŞ ŞEHİDLER KANI,
VEREN ALIR İMİŞ BU TATLI CANI,
NELERDEN KURTARIR MEVLÂ İNSANI,
NİCE OL ÇÖLLERDE KALMAZ HÜDÂ’İ.
Tam çâresizlik içerisinde, sıcak kumlar üzerinde susuzluktan kavrulan bedenim, al kanlar içinde mecâlsiz, yaralarım sızlarken, Güneşin vurduğu yönden bir beyaz atlı belirdi. Bize doğru geliyordu. Düşman zannı ile korkumdan kendimi ölüler arasında ölmüş gibi göstererek yere yatmıştım. Atlı bize yaklaştı ve bana: “Esselâmu aleyküm..! Ahmed ne oldu yaralandın mı? Kalk bakalım...!” diyerek, ismimi söyleyince korkum kalmadı. Başımı kaldırdım baktım: “Kalkmaya mecâlim yok!” dedim. Attan inip yanıma geldi. Beni sıkıştıran şehid arkadaşlarımı üzerimden birer birer çekti. Susuzluktan yanıyordum. “Sana su vereyim mi?” deyip su dolu bir matara verdi.
SUSUZLUKTAN YANAN BAĞRIMA, O VEFÂ ELİNİN VERDİĞİ HAYÂT VE AŞK BAHŞEDEN ŞİFÂ SUYUNU İÇTİM... KANA KANA! MÜBÂREK ZÂT; ELLERİNİ, SIZLAYAN YARALI YERLERİM ÜZERİNDE GEZDİRİRKEN, SIZILARIM DURUYOR, TAZE HAYÂT BULUYORDUM. İŞTE O SU BENİ BAŞKA BİR ÂLEME GÖTÜRDÜ. BANA NE OLDU İSE RAHMANIN VEFÂ ELİNDEN İÇTİĞİM O HAYÂT VE AŞK BAHŞEDEN SUDAN SONRA OLDU..!
Sonra beni kaldırıp atının terkesine aldı. En yakın üç günlük yoldaki genel karargâha götürdü. Bu yolu, ne zaman nasıl geldiğimizi bilemedim. Karargâhın yakınında atının terkesinden beni indirdi. Bir değneğe kırmızı bir bez bağlayıp askerlere salladı. Ayrılacağımız zaman, beni getiren bu Zât’a: “Efendim, sizi bir daha görecek miyim?” dedim. Mübârek Zât bana: “AHMED AĞA, EĞER SEN HAK RIZÂSI İÇİN YAŞARSAN HER ZAMAN SENİNLE BERABERİZ. YOK ÖYLE YAŞAMAZSAN BU SON GÖRÜŞMEMİZ!”dedi ve ilâve etti... “Askerler gelip seni alınca, sana inanmazlar. Onlara beni nöbetçi subayına götürün dersin... Hâdiseyi nöbetçi subayına anlat, benim de selâmımı söyle...!” dedi ve kayboldu.
Askerler bir sedyeyle gelip beni aldılar. Beni götürürken parola soruyorlardı, cevap veremiyordum. Birliğimi söyledim bana inanmadılar... “O birlik vurulup yok edilmiş. Hem sen kurtuldun isen, senin söylediğin yol buraya üç günlük yol, nasıl geldin? Sen yalan söylüyorsun” dediler. Ben de: “Siz beni nöbetçi subayına götürün” dedim. Askerler beni nöbetçi subayına götürdüler. 
Nöbetçi subayı ehli hâl, âşık bir kimse imiş. Ben nöbetçi subaya birliğimizin başına gelenleri, yaralanıp düştüğümü, beni kurtaran Allah Dostunun gelişini ve durumunu anlatırken, subay heyecanlanıyordu. Kendisine;
“Beni kurtaran kimsenin size selâmı var.” deyince subay hemen altındaki sandalyeyi bana verdi ve:
“Nasıl oldu, bir daha anlat...!” diyerek üç kere tekrar ettirdi. Her tekrar edişte heyecanı artıyordu. Hemen beni tedâvîye alıp yaralarımı sardılar. Yaramı saran doktor işin farkına varmış, bana inanmayanlara:
“Sizin burnunuz koku almıyor mu? Şimdiye kadar hiçbir askerde bu kokuyu duydunuz mu? Şu hastanın kokusuna bakın, mis gibi kokuyor.” dedi. Ben hastahanede bulunduğum müddet içerisinde hocam olan çöldeki mübârek Zât bir iki defa daha geldi ve bana:
“Ahmed! Terhis olup memleketine gittiğin zaman, ben yine gelip seni bulacağım, merak etme...!” dedi, gitti.
Elhamdülillah, iyileşip taburcu oldum. Çok sürmedi bizi terhis ettiler. Artık memleketim olan Ladiğe gelmiştim. İşte Hocam’ın beni çölde yaralı iken gelerek kurtardığı sırada, verip içirdiği, bana hayât bahşeden o sudan sonra bende bir aşk başladı. Aşk ateşi günden güne sînemi yakmaya ve beni dağlara, ıssız yerlere sürüklemeye başladı. Evde duramaz oldum. Bu derdimi de kimseye açamıyordum. İşte böyle günler aylar geçiyor, hep gözlerim yolları gözlüyor, O’nu bekliyordum, çünkü, “Geleceğim” demişti.
 
Tam 12 sene geçmişti aradan. Nihâyet bir gün Elhamdülillah Hocam teşrif edip göründüler. Artık dünyalar benim oldu. İşte o günden sonra hemen hemen her gün uğrar, lüzum eden ders ve mâlumâtı verirdi. Zaman gelince de beni alır, kendisi ile beraber mânevi toplantılara götürürdü. Kendisinin gelmediği zaman, mânevî telefonla haberleşir, emredilen yere saatinden önce varırdım. Dâima böyle verilen saatten önce vardığım için de, Üstadım beni çok sever, memnun olurdu.
Evet, mübârek Sultan, Allah Dostu böyle idi. Vazîfeye gidişleri ruhen ve ceseden idi. İlerleyen zaman içinde sayısız olağanüstü haller zuhur eder. Kimi bilinir, kimi bilinmez. Bilinenlerin de pek azı yazılır. İşte birkaç tanesi:
 
Hacı Ahmed Ağa anlatıyor:
Konya Ereğlisinde taze bir gelin, ilk çocuğu kucağında, babasının evine gitmek üzere bir taksiye biner. Falan yere gideceğim der. Taksici yola düşüp giderken fikrini değiştirir. Son sür’at gelini alıp kaçar. Gelin taksinin içinde feryâd eder ama kim duyar. Gelini kurtarmak için Mevlâ’dan izin çıkmış, Hocam bana:
“AHMED YETİŞ! GELİNİ KURTAR, TAKSİCİNİN DE İŞİNİ BİTİR”dedi. Allah’ın izni ile bir anda yetiştim. Son sür’at giden taksinin içinden gelini, kucağında çocuğu ile birlikte alıp, yolun kenarına oturdum. TAKSİYE DE BİR EL SALLAYIP, İŞİNİ BİTİRDİM, ALLAH’IN İZNİ İLE.
Gelin korkudan tir tir titriyor, beti benzi atmış, sapsarı sararmıştı.
“Kızım korkma! Bana Konya’nın Lâdik Kasabasından Çoban Ahmed derler. Şimdi bir otobüs gelecek, seni ona bindireceğim. Babana selâm söyle” dedim. Gelini otobüse bindirip, şoföre tenbih ettim. Bunu babasına teslim et deyip uğurladım.
Aradan bir zaman geçti. O gelin babası ile Ladiğe gelmişler, sonra bizim odayı bulmuşlar. Gelin beni görünce:
“Baba işte beni kurtaran bu Hacı Baba...!” dedi. Bize teşekkür edip gittiler.
Bunları yaşayan insanlar hâlen hayâttadır.
*
Konya Şems-î Tebrizî Camiî emekli imamı Osman Karabulut şöyle naklediyor:
Bir ziyâretimde Hacı Ahmed Ağa anlatmıştı; bir gün, bir pilot teğmen uçağı ile eğitim uçuşu sırasında uçağı ârıza yapıyor ve bir tarlaya mecburî iniş yapmak durumunda kalıyor. Her ne kadar, yerde ârızayı gidermiş ise de uçağın bu tarla üzerinde kalkışa geçebilmesinin imkânı yok. Bulunduğu yer öyle ıssız ki, çevrede canlı yok. Hocam emir verdi:
“Ahmed! Git şu pilot teğmene yardım et. Uçağını da kaldır” dedi. Hemen geldim, pilot çâresizlik içinde bocalamakta, ne yapacağını bilememekte idi. Selâm verdim;
“Ne yapıyorsun delikanlı?” dedim. O da durumu anlattı. Ben dedim ki;
“Oğlum, sen uçağı çalıştır, kalkış için ben sana yardım edeceğim!” şaşırmış bir halde;
“Nasıl yardım edeceksin?” dedi.
“Sen çalıştır, ben uçağı kaldırayım...” dedim.
“Hacı baba! Kaç tonluk, dört motorlu bir uçak; nasıl kaldıracaksın..?” dedi.
“Yavrum, sen çalıştır bakalım...” dedim.
“Neyse çalıştırayım bakalım..” dedi ve uçağı çalıştırdı. Allah’ın izni ile: Bismillah.. Yâ Allah!” deyip, yardım edip uçağı kaldırdık ve uçup gitti.
Pilot der ki;
“Hacı Baba uçağı kaldırıp da uçak havalanınca uçağın kuyruk tarafına oturduğunu gördüm ve eyvah Hacı Baba düşecek dedim. Bir müddet sonra, Hacı Baba bulunduğu yerden kayboldu. Ben yine; eyvah, Hacı Baba düştü.. diye müteessir olmuştum. Mensup olduğum karargâha varıp durumu ve başımdan geçenleri komutanıma anlattım. Komutanım bana;
“Maneviyât adamlarından biri sana yardım etmiş..!” dedi.
Pilot teğmen bu maneviyât adamları nerede bulunur acaba diye araştırma yapıyor... Şarkta filan yerde var diyorlar, tarîf edilen kimseyi buluyor. Fakat aradığı ve gördüğü değil. Böyle bir çok yerleri geziyor. Nihâyet bir gün Konya’da Ladikli Hacı Ahmed Ağa’yı haber veriyorlar.
Bir arkadaşı ile arabaya binip Ladiğe geliyorlar. Hacı Ahmed Ağa’yı sorarak odasını öğreniyorlar. Pilot, Hacı Baba’nın odasına girip de kendisini görünce;
“Hah.. İşte bu amca...!” deyip ellerine sarılıyor. Hacı Ahmed Ağa;
“Oğlum benzetmiş olabilirsin..” diye gizlemeye çalışırsa da pilot;
“Hayır yanılmıyorum, O sensin...” diyordu. Beraberce câmiye gidip geldikten sonra, o gün orada misâfir kalıyorlar. Ertesi gün vedâ ederek yerlerine dönüyorlar.
*
Altınekin’li Ahmet Efendi isimli bir şahsın, Hacı Ahmed Ağa ile ilgili bir hâtırası var ki kaydedilmeye değer:
1944 senesinde bizi ihtiyat askerliğine aldılar. Bir manga askerle Trakya hududunda nöbetteyiz. Ben manganın başında çavuş olarak bulunuyorum. Bir gece arkadaşlarım yattılar. Ben yatsı namazını kıldım, tam bu sırada karşıdan iki kişi belirdi. İkisi de çok yoğun şekilde nur saçıyorlardı. Şüphelenerek çekildim. Parola sordum cevap vermediler. Yaklaşıyorlardı. Tüfeğin mekanizmasını çekip mermiyi sürdüm. O anda Hacı Ahmed Ağa’nın sesi:
“Oğlum, Ahmed, biziz..!” deyince ellerim çözüldü. Yanıma gelip selâm verdiler ve bana bir şey giydirdiler. Beni oradan aldılar, göz açıp kapatacak kadar kısa bir zaman içerisinde değişik bir âleme getirdiler. Güneş yeni doğmuş, kayalardan su çıkıyordu. Hacı Ahmed Ağa:
“Oğlum burası Amerika..!” dedi. Orada yapılacak hizmetler yapılıp bitirildikten sonra yine göz yumup açıncaya kadar geçecek kısa bir zaman içinde beraber memleketim olan Altınekin’e (Zıvarık) getirdiler. Büyük câmi imamı Hacı Nuri Efendi hoca, sabah namazından çıkmış, caminin önünde duâ yapıyordu. Bu duâya hepimiz iştirak ettik. Sonra beni yine görev yerime getirip bıraktılar. Arkadaşlarım hâlâ akşamdan yattıkları gibi uyuyorlardı. Hacı Baba ve arkadaşları ayrılıp Ladiğe döndüler.
*
Osman Karabulut’un naklettiği özel bir mülâkat var ki; üzerinde çok ama çok düşünülmeli! Bir ziyâretimde Hacı Ahmed Ağa kendisi anlatmıştı:
 
Tahminen 1945’lerde Ruslar kuzey doğu Anadolu tarafına asker yığmışlar, gece âniden hücuma geçeceklermiş. Bizim hükümetin haberi yok. Mânevî haber aldık. Cenâb-ı Hak’dan izin çıktı. İki arkadaş Rus komutanlarını öldürmek için görevlendirildik. Bulundukları yere vardık, çadırın önünde nöbetçi olduğu halde içeriye girdik. Komutanlardan birini ben, diğerini arkadaşım vurup öldürdük. Cansız yatan bedenlerin farkına varan nöbetçi: “Türkler baskın yapmış..” zannıyla büyük bir korku içinde düdük düdüğe panik yaratmasıyla, Rus askerleri şaşkın, kaçan kaçana...
Rusların böyle panik içinde kaçışmalarından bizim askeriyenin haberi olmuş, hemen mevzîlere girerek hücum emrini beklerken, Rusların çekilmekte olduğu anlaşılınca, orduya yerlerine gitmesi emri verilmişti.
 
*
Kore’de cereyân eden olağanüstü hâdise de, bahsedilmeden geçilemez kanımızca. Şöyle naklediliyor:
Kore Harbi’nin olduğu devre; Hacı Babayı ziyâret için Ladiğe gitmiştim. Gece orada kalıp, odasında misâfir olduk. Yatsı namazına kadar beraber kaldıktan sonra, Hacı Baba namazı kıldı ve sonra bizden müsaade alıp gitti. Sabah namazına da geldi ve bize: “Bugün Kore’de idik. Türk askeri çember içine girmiş imhâ edilmek üzere idi. Kurtarılmak için Mevlâ’dan izin çıktı. Mânevî arkadaşlarımla Kore’ye yetiştik. Bizim askerin önüne düştük. Kâfir askerleri bizi görürler lâkin, bizim askerler bizi görmezler. Kılıçları çektik, küffar askerini kılıçtan geçirip, bizim askere yol verdik. Bakın sabah radyo haberleri verirken duyacaksınız...!” dedi. Sabahleyin bir radyo getirdiler, ilk haberleri açtılar:
“Kore’de bulunan, General Tahsin Yazıcı komutasındaki Türk Birliği çember içine alınmış! İnanılmaz bir kahramanlık örneği vererek, çemberi yarmış, düşmanı perişan etmişler” diye radyo haber veriyordu.
Çemberi yaranın kimler olduğundan onların haberi yoktu. İŞTE ALLAH’IN MÂNEVÎ ORDUSUNUN VAZÎFELERİ...!
Mübârek Hacı Baba, Kore’ye çıkışlarını şu beyitlerle dile getirmişlerdi:
 
KAHRAMAN ASKERLER ETMEYİN MERAK,
ZANNETMEN TÜRKİYE KORE’YE IRAK.
YETMİŞBİN SÜVÂRİ ALTINDA BURAK,
CEM OLDU EVLİYÂ HEPSİ VARIYOR.
 
KORE’YE DAYANDI ASKERİN UCU,
NİCE HÜKÜMDÂRDAN ALMIŞTIN TÂCI,
YAVUZ SULTAN SELİM ÇEKTİ KILICI,
KARIŞTI KIRKLARA, HEPSİ VARIYOR.
 
KORE’DE ASKERLER HARBE DÖŞENDİ,
KÖR MOSKOF ASKERE KARŞI DİRENDİ.
AŞK HÜNKÂRI DA KILICI KUŞANDI,
YÜRÜDÜ KONYA’DAN ASLAN VARIYOR.
 
KORE’DE ASKERLER İMDÂDA BAKTI,
BÜTÜN EVLİYÂLAR KANDİLLER YAKTI.
HACI BEKTAŞ VELÎ BURADAN KALKTI,
ÂHİ EVRAN, ÂŞIK PAŞA VARIYOR.
 
KABZAYI KAVRADI ASKERİN ELİ,
VURUN MEHMETÇİKLER AŞALIM BELİ,
ANKARA’DAN HACI BAYRAM-I VELÎ,
GELİBOLU’DAN AHMED, MEHMED VARIYOR.
 
KAFKAS FIRKALARI YÜRÜDÜ BAŞA,
DÖKÜLDÜ ASKERLER DAĞ İLE TAŞA.
ELİNDE KUR’ÂN-I MAREŞAL PAŞA,
ÇEKTİ ORDULARI ÇAKMAK VARIYOR.
 
KORE CEPHESİNDE DİZİLMİŞ GAZÎ,
İNŞALLAH DİLERİZ HAYIRLI YAZI,
MALATYA SULTANI BATTAL-I GAZÎ,
ABDÜL VEHAB, AHMED VARIYOR.
 
ASKER TAARUZA BİRLİKTE GEÇTİ,
YEDİLERLE, KIRKLAR FIRKASIN SEÇTİ.
MUHAMMED MUSTAFA BİR SANCAK AÇTI,
EBU BEKİR, ÖMER, OSMAN VARIYOR.
 
KORE’DE ASKER SIKILDI BE GÂYET,
KILARIZ NAMAZI OKURUZ ÂYET,
ÇEKTİ ZÜLFİKÂRI ŞÂH-I VELÂYET,
HÂLİD, MİKDAT, ABDURRAHMAN VARIYOR.
 
KERBELÂDA NİCE ASLANLAR YATAR,
ATILAN GÜLLEYİ ELİYLE TUTAR,
HASAN’LA HÜSEYİN İMDÂDA YETER,
GAVS-I ÂZAM, KUTUP, ÜÇLER VARIYOR.
 
OL HAZRETİ ALLAH CÜMLEYE NÂZIR,
TÜRKLERDE PEK ÇOKTUR ÇALIŞKAN VEZİR.
DERYÂLARDA İLYAS, KARADA HIZIR,
GAYB-I ÎCÂZ, İLMİ LEDÜN VARIYOR.
 
ÂŞIK AHMED DER Kİ SÖYLERİZ HEMİN,
HÜDÂ’NIN ELİNDE KÜRRE-İ ZEMİN,
SÜZÜLDÜ SEMÂDAN CİBRİL-İ EMİN,
GÖKYÜZÜNDE HAS MELEKLER VARIYOR.
 
EVET, LADİKLİ HACI AHMED AĞA HZ.’LERİ HAKİKAT YOLUNUN EŞSİZ REHBERLERİ, ZAMAN VE MEKÂNIN İNCİLERİ, ÖLÜ GÖNÜLLERE HAYÂT BAHŞEDEN HÂZİK TABÎBLERİ, HAK DERGÂHININ KIYMETLİ BEKÇİLERİ OLAN HAK ERLERİNDEN BİR ER İDİ.
“ÂŞIKLAR ÖLMEZ” DİYOR YUNUS EMRE HAZRETLERİ. SADECE SEVGİLİ İLE ARADAKİ O SON İNCECİK LÂTİF PERDEYİ DE ATARLAR. 1969’UN 8 HAZİRANINDA SEVGİLİSİNE KAVUŞTU LADİKLİ SULTAN.
CENÂB-I HAK DÜNYADA HİMMETLERİNE, ÂHİRETTE ŞEFAATLERİNE MAZHAR EYLESİN...
ÂMÎN
  Trio Yazılım